Demirtaş’tan Erdoğan’a: Bu yedi yıl seni çok yıpratmış, çökmüşsün

featured

GAZETEİLKE – Edirne’de tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Halk TV çalışanlarının sorularını yanıtladı.

Demirtaş’a sorulanlar ve verdiği yanıtlar şöyle:

‘SARAY YAŞAMI SENİ BİTİRMİŞ’

Halk Tv Yorumcusu Barış Pehlivan: Özgürlüğünüze kavuştuğunuzda Recep Tayyip Erdoğan ile karşılaşırsanız, ona ne söylemek isterdiniz?

“Bu yedi yıl seni çok yıpratmış, çok yaşlanmış, çökmüşsün, Saray yaşamı seni bitirmiş, yazık…” derim herhalde :) Sen şimdiden benim adıma kendisine iletebilirsin Barış :)

Dış Haberler Şefi Burak Tatari: En çok merak edilen konulardan biri olası iktidar değişikliğinde yeni iktidarın dış politikası… Size göre yeni iktidar Batı / Rusya ve Irak, Suriye, İran gibi komşu ülkelerle nasıl bir ilişki kurmalı? Dış politikaya hangi yaklaşım hakim olmalı?

Sevgili Burak, dış politika haberlerini büyük bir ilgiyle takip ediyorum ve daha şimdiden büyük işlere imza attığını görmekten mutluyum.

Türkiye jeostratejik konumu nedeniyle, tarihsel birikimi, deneyimleri ve güncel önemi göz önünde bulundurulduğunda çok hassas bir dış politika dengesine sahip olması gereken bir ülke. Türkiye dünyanın ortasında bir yerde. Ne Batı’ya sırt çevirebilir ne Doğu’ya ne de Kuzey’e ya da Güney’e. Dünyanın en sorunlu coğrafyası olan Orta Doğu ile en konforlu coğrafyası Avrupa arasında adeta bir sırat köprüsü gibi duran Anadolu’yu dengede tutmak kolay bir iş değil. Sürekli göç yolu, medeniyetler kavşağı, enerji kaynaklarının merkezi ve tarihsel birikimiyle çok çok orijinal, çok özel bir coğrafya burası. Türkiye dış politikası dünyanın hiçbir merkezine tümüyle angaje olamayacak kadar hassas bir dengeye oturmak zorunda. Terazinin ayarını biraz kaçırdınız mı faturası çok ağır olur. Tıpkı bugünün Erdoğan rejiminde yaşandığı gibi her şeyi batırırsınız ve düzeltmek uzun yıllar alır. Öncelikle, dört bir tarafımızdaki komşu devletler ve halklardan başlayarak kesinlikle barış odaklı yeni bir politikaya ihtiyaç var. Bunun için de Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi temel başlıklarda bir rahatlama ve çözüm perspektifi ortaya konulmalı. Bu başlıklarda ilerleme kat ederken eş zamanlı olarak radikal demokratikleşme reformları, Avrupa Birliği müzakerelerinde ilerleme, hukukun üstünlüğü ve insan haklarında iyileşme sağlanmalı. Bunlarla bağlantılı şekilde, ekonomide üretime ve istihdama dayalı yeni bir model hayata geçirilmeli. Bu alanların tümünde ilerlemeler olurken dış politikada müzakereci ve barışçıl yeni bir hat oluşturmak mümkün olur. Aksi takdirde, içeride kanayan yaralarınız varken dış politikada çizgi tutturamazsınız. Ve elbette ideolojik yaklaşımdan kaçınan bir dış politika vizyonunuz olmalı, AKP gibi İhvancı bir çizgiyle varılacak yer, işte bugünkü hezimet olur ancak.

‘EDEBİYAT SİYASETTEN DAHA ZOR’

Magazin Editörü Ceylan Yıldız: Takip ettiğim mitinglerde basın açıklamalarında sizin fotoğraflarınızı taşıyan annelerin size yönelik “Deste Xızır ser pışta te be” (Hz. Hızır’ın eli belinde olsun) dediğini çok duydum. Cezaevinden bu maneviyatı hissediyor musunuz?

Hissetmez miyim Ceylan Hanım. Annelerin o kutsal duaları benim nefes borum burada. Xızır’ın elini de hep üstümde hissettim, bir an bile yalnız bırakmadı beni. O, yüreği güzel annelere çok şey borçluyum ve en çok da onlara layık olmaya, onları mahcup etmemeye gayret ediyorum.

Gündem Editörü Elif Altındağ Şenses: Hikaye yazmak mı zor politika yapmak mı?

Edebiyat kesinlikle daha zor ve riskli bir alan. Siyasette rahatlıkla yalan söylenebilir, ikiyüzlülük yapılabilir ama edebiyatta neysen osundur. Kendini gizleyemez, başka türlü gösteremezsin. Ya yazabiliyorsundur ya da yazamıyorsundur, arası yoktur. Siyasette ise her türlü fırıldak yapılıyor işte. Ben ikisinde de dürüst davranmak dışında bir seçeneği tanımadım kendime.

Gündem Editörü Elif Tokbay: Başak Demirtaş mı daha popüler siz mi?

Başak Demirtaş mı? O da kim? Tam çıkaramadım. Haaa, şu benim hayat arkadaşım Başak mı? :) Şaka şaka, şimdi durup dururken trip yemeyelim. Tabi ki popülerlik gibi bir derdimiz de arayışımız da hiç olmadı. Biz ikimiz de tanınan, bilinen insanlarız ve bu görünürlüğümüzü mücadelemiz için avantaj olarak tanımlıyor, mücadelemizi büyütmek için kullanıyoruz. Bu yönümüzden haz etmeyenler olsa da biz inandığımız yolda yürümeye devam ediyoruz. Sonuçta influencer veya reklam yüzü değiliz, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin veriyoruz. Tanınıyor olmayı da günümüz iletişim dünyasının bir artısı olarak olabildiğince değerlendiriyoruz. Kimin ne düşündüğüne bakmadan biz mücadelemize yoğunlaşmayı tercih ediyoruz.

‘İLK İŞ DEPREM BÖLGESİNE GİDERDİM’

TV Muhabiri Fırat Fıstık: 14 Mayıs’ta iktidar değişirse; ilk günden, ilk hafta içinde yapılması gerekenler ne sizce?

Sevgili Fırat kardeşim, eminim herkesin bir “ilk icraat” beklentisi var ve hepsi de haklı, meşru beklentiler olsa gerek. Ama bunca yıkıma uğramış, yangın yerine dönmüş bir memleketi bir günde, bir haftada düzeltmek imkansız. Sanırım herkes bunun farkında. Yine de ben olsam yemin töreninden çıkar, deprem bölgesine giderdim ve her depremzede sağlıklı bir konteynıra, duşa, tuvalete, gıdaya, eğitime, sağlığa ulaşıncaya kadar Ankara’ya dönmezdim. Bundan daha acil bir şey düşünemiyorum. Geri kalan her şey bir hafta, bir ay daha bekleyebilir bence.

TV Muhabiri Gamze Altunay: Kadın dayanışması için söylenen sloganlardan en beğendiğiniz hangisi ve neden?

“Jin jiyan azadî” (kadın, yaşam, özgürlük) sloganı bence kadın mücadelesini en iyi anlatan slogan. Bu sloganı son kitabım DAD’ın ilk sayfasında da kullandım ama teknik bir hatadan dolayı ilk iki baskıda o sayfa basılmamış ne yazık ki. Yeni baskılarda bu hata giderildi sanırım. Kadın yaşamın kaynağı, sahibi, yaratıcısı ve özüdür. Ve elbette bu niteliklere sahip olanın özgürlüğü yoksa yaşamların hepsi tutsaktır, en çok da erkeğin. Bunun farkında, bilincinde olmayanlar odundur, kalastır, ki yeryüzünde en çok bulunan mal da maalesef ki kalastır. Yani kat edilmesi gereken çok yol, verilmesi gereken daha çok mücadele var. Ama yılmadan, beraberce mücadeleye devam, Gamze Hanım.

‘HESAP VERMELİLER’

Yönetmen Güven Çelik: Yaklaşık yedi senedir cezaevindesiniz ve günümüzün hızla değişen dünyasında bu süre oldukça uzun… Bu süreçte Türkiye’yi cezaevinden takip ettiniz. Sizce cezaevinde izlediğiniz TV ekranında Türkiye nasıl görünüyor ve medya nasıl bir sınav veriyor?

Sevgili Güven, Türkiye dışarıdan nasıl görünüyorsa inan ki aynı acı, sarsıcı, üzücü tablo içeriden de görünüyor. Hatta buradan daha dikkatli ve seçici şekilde izleme şansımız var diyebilirim. Bunda da özgür basın emekçilerinin, avukatlarımızın ve ailelerimizin desteği çok önemli tabii ki. Onlar olmasa dışarıyı havuz medyasından izlemek zorunda kalabilirdik ki bu da doğrudan işkence sayılabilirdi :)
Basının geneli açısından da şunu söyleyebilirim, bir avuç onurlu gazeteci bir kamyon dolusu satılık havuz tetikçisinden çok daha etkili işler yapmamış olsaydı bugün Türkiye çok karanlık ve sıfır umutla yoluna devam eden bir diktatörlük olacaktı. Bence AKP sonrası yapılması gereken işlerden biri de o kamyonu şehrin çöplüğüne çekip damperi boşaltmak olmalı. Kim ki tetikçi bir gazeteci kılıklı soytarıya değer verir veya görev verirse onu en sert şekilde eleştirip, teşhir etmekten geri durmayacağımı şimdiden söyleyebilirim. Bu alçakların tamamı suç işlediler ve bağımsız yargı önünde suçlarının hesabını vermelidirler.

YouTube Koordinatörü Hasan Ay: ‘Seni başkan yaptırmayacağız!’ diyerek Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurduğunuz politikayla Türk solunun da büyük oranda desteğini alarak partinizi rekor oy oranına ulaştırmayı başardınız. Peki Erdoğan gittikten sonra nasıl bir siyaset kuracaksınız? Ekonomik ve sosyal anlamda sosyalist değerlerin ve işçi hareketinin öne çıktığı bir politika mı yoksa özellikle ‘Türkiyelileşme’ hareketinden rahatsız olan Kürtleri üzmeyecek bir çizgi mi izleyeceksiniz?

Değerli Hasan arkadaşım, ben 18 yaşımdan beri kendimi sosyalist olarak tanımlıyorum ve bugüne kadar hep bu dünya görüşümü yineleyerek, güçlendirmeye çalışarak ilerledim siyasette. Şu anda benim en fazla ilgimi çeken ve kendimi yakın bulduğum mücadele ekososyalizm. Siyasette de bu hat üzerinden yürümeye devam ederim elbette. Başka türlüsü kendimle çelişmek olur.

‘YÜZLERCE KİTAP OKUDUM’

İş yeri hekimi Dr. Hume Toklu: Özgürlüğüne kavuştuğunuzda ilk yiyeceğiniz yemek ilk dinleyeceğiniz müzik ne olacak? Bir de çok merak ediyorum cezaevinde toplam kaç kitap okudunuz?

Sayın Toklu, inanın bunları hiç düşünmedim. Başak o gün evde hangi lezzetli yemeği yapmışsa ben de yanına pilav, salata yaparım, beraber yeriz herhalde. Kendi bestelerim dışarıda çalındı, söylendi ama ben hiçbirini dinleyemedim henüz. Bilmiyorum, dinlenebilecek gibi mi benim şarkılarım ama biraz dinlerim mecburen :) Cezaevinin görüldü kaşesini taşıyan sanırım beş bin civarında kitap şu anda Diyarbakır’da bir depoda duruyor. Tamamını olmasa da önemli bir kısmını okudum veya inceledim diyebilirim. Bunun dışında cezaevi kütüphanesinden de yüzlerce kitabı okudum tabii.

Halk TV programcısı İsmail Küçükkaya: Türk siyasetinin ve demokratik hayatının geleceğinde etkili/belirleyici olacak isimler arasında kendinizi görüyor musunuz? Bu manada başka hangi isimlerin etkili olacağını düşünüyorsunuz?

Sevgili İsmail Küçükkaya, önemli olan benim gelecekte kendimi nerede gördüğüm değil. Halk kimi nerede görmek istiyorsa ona şans tanır, karar verici olan halktır. Bu anlamda halk kime görev verir, şans tanır bilemem ama kime artık şans tanımayacağını rahatlıkla söyleyebilirim: Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Mustafa Destici, Doğu Perinçek, Önder Aksakal ve benzerlerine Türkiye’nin geleceğinde yer yok artık.

Halktv.com.tr yazarı Mehmet Tezkan: Yedi yıldır hücrede yaşıyorsunuz sizi hayata bağlayan, edebiyatla uğraştıran, öyküler yazdıran, politik hayatı yakından takip ettiren, zaman zaman politik akışa müdahale etme gereği duyduran, hayatla ilgili, politikayla ilgili isabetli yorumlar yapmanızı sağlayan motivasyon ne?

Doğrusu bunu birkaç cümleyle anlatabilmek kolay değil, sevgili Mehmet Tezkan. Bir defa çok öfkeliyim. Halka yapılan zulümler, eziyetler, adaletsizlikler beni fazlasıyla öfkelendiriyor. Muhalif siyasetçiler olarak bunları durduramamış olmaktan en çok kendimi sorumlu tutuyor ve en çok kendime öfkeleniyorum. Çok daha önceleri muhalefet olarak demokrasi ilkeleri etrafında birleşmeli, ortak mücadele yürütmeli ve bu otoriter rejimi durdurabilmeliydik. Bu duruma gelinmiş olması Erdoğan’ın başarısı değil, bizim başarısızlığımız, eksikliğimiz.
Hapse konulduğum günden bu yana işte bu eksikliğimizi gidermeye, hatalarımızı aşıp halka olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Temel motivasyon kaynağım da budur. Her şeyi bu ruhla, bu inançla yapıyorum. Çünkü bahsettiğim borcu ödemek demek vicdanen rahatlamak değil, halkı bu zulümden kurtarmak anlamına gelir benim için. Hedefim bu ve yazdığım, çizdiğim, söylediğim her şeyi bu hedef doğrultusunda, büyük bir moralle yapıyorum. Burada ayakta kalıp bol bol üretebilmek için de borç ödeme isteğinin iyi bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim.

‘DİRENMEK DIŞINDA SEÇENEK YOK’

Destek Personeli Mercan Sofi: Ben bir anneyim çocuklarım var. Onlarsız bir gün bile dayanamıyorum. Siz nasıl dayanıyorsunuz?

Mercan Hanım, dayanabildiğimi kim söyledi ki! Elimden başka bir şey gelmediği için katlanıyorum aslında. Kızlarım gözlerimin önünde ama onlara dokunamadan, onları koklayamadan, hayatlarının parçası olamadan kocaman gençler oldular. Bunun telafisi mümkün değil ve bunun haksız, hukuksuz, adaletsizce yapılmış olması tek bir suçum bile olmadan bu yıllarımızın çalınmış olması en çok da kızlarım için, onlar adına öfkelendiriyor beni. Direnmek dışında bir seçenek yok yine de.

Dış Haberler Müdürü Mustafa Kemal Erdemol: Yedi yıldır haksız, hukuksuz bir biçimde hapis yatıyorsunuz. Hapisteyken “dışarıda olsaydım şunları şunları yapardım” demek doğaldır. Düşündüğünüz olmuştur. Yedi yıl boyunca ne yapıyor olurdunuz dışarıdayken? O kadar yoğun politik çalışmanın ortasında yine kitaplar yazılır mıydı?

Sevgili Mustafa Kemal o kadar çok şey var ki… Ama şu sıralar dışarıda olup miting yapabilmeyi çok isterdim. Avukatlar aracılığıyla tivit paylaşmak hem aynı etkiyi yaratmıyor hem de aynı tadı vermiyor :) Ve evet, kesinlikle tek bir kitap bile yazamazdım dışarıda olsaydım.

Halk TV Programcısı Selin Sabit: Elinizde boya ve fırçayla 2023 yılı için bir duvar yazısı yazacak olsaydınız ne yazardınız?

Türkiye Uzay Ajansının duvarına şunu yazardım bugün: “Akşam uzaydan inerken yarım kilo kıyma getir, bitişikteki dükkanda bile çok pahalı” :) Selin Hanım.

Editör Sevim Zengin: HDP, Yeşil Sol Parti çatısı altında seçime girme kararı aldı ve aday çıkarmayacağını açıkladı. Ancak partiden bugüne kadar imalarda bulunulsa bile resmi olarak ‘adayımız Kemal Kılıçdaroğlu’dur’ ifadesi kullanılmadı. Sizce HDP neden bu konuda neden çekingen davranıyor?

Çekingen davranmaktan çok, zamanlama konusu sanırım. Bayramdan sonra, desteklenecek adayın açıklanacağı duyuruldu zaten.

‘YARGININ DURUMU İÇLER ACISI’

Yargı muhabiri Seyhan Avşar: Siyasi mücadelenizin yanında etkin bir hukuki mücadele de yürüttüğünüzü de düşünüyorum. AİHM’in iktidarın sizin tutuklamaya gerekçe yaptığı iddialarla ilgilenmediği onun yerine sizi cezaevine tutarak siyasi faaliyetlerinizi engellemeye çatıştığına yönelik tespiti var. Bu tespit sizin aday olduğunuz bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimini de içeriyor. Şu an ki cumhurbaşkanlığı seçim süreci ile sizin aday olduğunuz süreç arasında ne tür farklar ya da benzerlikler görüyorsunuz?

Değerli Seyhan Avşar, bu röportaj için emeğinizden dolayı teşekkür ediyorum. Sizin de gazeteci olarak çok yakından takip ettiğiniz gibi bu yedi yıllık rehinelik sürecinde iki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir de Anayasa Mahkemesi kararıyla haksız tutuklu olduğuma, delilsiz tutuklanıp siyasi amaçlarla yargılandığıma karar verildi. Ama her seferinde Erdoğan’ın açık talimatıyla bu kararlar yok sayıldı, uygulanmadı.
Şu anda yargının durumu gerçekten içler acısı. Durum, 2018’de Cumhurbaşkanı adayı olduğumdan çok daha kötü durumda. Savcı ve yargıç cübbesi giymiş bazı tipler neredeyse kürsüden “Yaşasın Erdoğan, Heil Erdoğan!” deme noktasına geldiler ki, artık tuzun koktuğu noktadayız. Fakat bugünler geçecek ve gerçek suçlular, bu dönemin bütün zalimleri, hırsızları, katilleri, bağımsız yargı önünde mutlaka hesap verecek. Buna hem inanıyor hem de bunun için zaten yoğun bir mücadele yürütüyoruz ve elbette kazanacağız!

Halk Tv Programcısı Sorel Dağıstanlı: 2015 seçimleri öncesinde grup toplantınızda “Seni başkan yaptırmayacağız” demiştiniz. Kısa ama içinde bütün siyasi mesajları (partinizin gücü, duruşu ve iddialara yanıtı vs.) barındıran bir cümle kurdunuz. Bugün aynı şekilde bir cümle kursanız o ne olurdu?

Şu anda dışarıda ciddi bir korku iklimi, baskı ortamı var. Kimse kolay kolay Erdoğan’ı, iktidarı eleştiremiyor. Hapis, işten atılma, linç edilme, saldırıya uğrama gibi somut, ciddi tehditlere rağmen yine de susmayan on binlerce insan var. Ben de ne burada sustum ne de dışarıda olsam susardım. Kral çıplak demeden ve bedel ödemeyi göze almadan hiçbir şeyi düzeltemeyiz, sevgili Sorel.

‘BİR TANE KÜRT BAHÇELİ GÖSTEREBİLİR MİSİNİZ’

Reji çalışanı Şevval İskender: AKP iktidarının 21 yıllık karnesinde; derinleşen ekonomik kriz, Türk lirasının en değersiz seviyeye gelmesi, dış borçlanmada rekor kırılması, barınma sorunu, sağlık emekçilerine “giderlerse gitsinler” söylemi, basın mensuplarına uygulanan ağır baskı, sınırların kevgire dönmesi, vatandaşlığın ev alana promosyon olarak sunulması, ülkenin dört bir yanında tek seslilik oluşturma anlayışı ve daha niceleri… Ama içlerinden en önemlisi hükümetin ideolojik hegemonya alanı olarak gördüğü eğitim yuvaları. Her yeni gelen bakanın eğitim sistemini değiştirdiği bu sistemi değiştirecek politikalarınız neler, bunları yeterince anlatabildiğinizi düşünüyor musunuz? Nepotizm nasıl sona erecek?

Şevval Hanım, saydığınız tüm sorunların mutlaka ki bir yakıcılığı, aciliyeti var tabii, yine de sizin de belirttiğiniz üzere eğitim alanında reform yapılmadıkça hiçbir soruna kalıcı çözüm bulunamaz. Herkes için eşit, parasız, bilimsel ve nitelikli eğitim hizmetini ideolojiden arındırılmış müfredat ve kaliteli yetişmiş eğitimciler aracılığıyla veremediğiniz müddetçe toplumsal gelişmeyi sağlayamazsınız. Bu konuya dair çok uzun detaylarla burada cevap vermem imkansız ama şu kadarını söyleyeyim: Demokrasi ve insan hakları dersi ilkokuldan üniversiteye kadar zorunlu eğitim programına alınmalı, tüm devlet okullarının eğitim kalitesi her açıdan bugünkü özel okul seviyesine getirilmeli, öğretmenlik mesleği sosyal haklar, yetiştirilme, denetlenme açısından toplumun en üst seviyede nitelikli, saygın mesleğine dönüştürülmeli ve ezberci, yarışmacı eğitim modelinden bilimsel, analitik ve özgür düşünmeye dayanıklı, dayanışmacı eğitim modeline geçilmeli. Bunları ve daha fazlasını topluma yeterince anlatamadığımız konusunda da haklısınız, daha etkili iletişim yöntemleri kullanmalıyız bence de.

Halk TV Programcısı Şirin Payzın: Özellikle genç Kürt seçmenlere, kavgadan şiddetten siyasi çekişmelerden ve Kürt milliyetçiliğinden de Türk milliyetçiliğinden de bıkmış huzur, refah , barış, iş, aş arayan genç seçmene “sözünüz “ ne olur?

Şirin Hanım, burada Türk ve Kürt milliyetçiliği tartışmalarına girmeyeceğim ama ikisinin aynı kategoride ele alınması tarihsel gelişimleri de güncel sonuçları açısından da doğru değil. Bana bir tane Kürt Bahçeli, Kürt Ümit Özdağ, Kürt Destici veya Kürt Oğan gösterebilirseniz ben de bu tartışmadan kesinlikle uzak duracağım. Ama sizin niyetinizin de bu kıyaslama olmadığından hareketle şunları söyleyebilirim:
Evet, gençler huzur, barış ve refah istiyor. Siyasetten somut çözümler bekliyorlar, haklı olarak. Bunun da yolu demokrasiyi devletin, toplumun ve bireyin temel ilkesi haline getirmekten geçiyor. Demokrasiyi seçimlerden ibaret gören anlayış yerine halkın, bireylerin; yönetimde günlük denetim, karar ve söz yetkilerinin olduğu, protesto hakkının özgürce kullanılabildiği, medyanın sınırsız özgürlükle çalışabildiği bir ortam sağlamak gerekir. Bu ortam yaratılmazsa çözümler gökten kendiliğinden inmez.
Dolayısıyla her genç arkadaşım kendini siyasetin öznesi gibi görmeli, çözümün anahtarının kendisi olduğu gerçeğiyle hareket etmeli ve bir liderden beklenti içinde, pasif konumda olmamalı bence. Bunun için de partilerde, sendikalarda, odalarda, dernek veya çeşitli platformlarda mutlaka örgütlü mücadelenin parçası haline gelmeli. Örgütlü toplum yoksa demokrasi de yoktur, iş, aş, huzur da yoktur. Ve elbette seçecekleri mücadele yöntemi şiddetten uzak sivil, siyasi mücadele olmalı ve öyle kalmalıdır.

‘BAŞAK’LA NİKAH TAZELEYECEĞİZ’

Halk TV Programcısı Şule Aydın: Türkiye siyasetine yön veren açıklamalar yapan bir eski genel başkan ya da bir baba değil Demirtaş aynı zamanda Başak Demirtaş’ın aşık olduğu adam. Şöyle söylemişti Başak Hanım tutuklanmanızı anlatırken: (hepimizin yüreğinde hissettiği o özlem ve öfkeyle ellerini sıkarak) “Vedalaştı ve en kısa sürede geleceğim diye sözleştik.” O sözü tuttuğunuz gün memlekete değil Başak Hanım’a ilişkin hayaliniz var mı? Ah çektiğiniz?

İnce yerden sormuşsunuz Şule Hanım :) Ve de ucu yanık bir köşeden… Birbirimize verdiğimiz çok söz var ve hayallerimiz. İlk defa söylüyorum, Başak ile alyanslarımızı yakın zamanda yeniledik. Yeniden sözleştik ve çıkınca nişan, düğün derken sıfırdan başlamaya karar verdik. Kızlarımız küçük bir kır düğünü için organizasyonu üstlendiler bile. Kaybettiğimiz yıllara inat, ilk günkü gibi başlamaya kararlıyız biz. Bize göre aşk yoksa gerisi boştur, yapaydır. Mücadeleyi, hayatın anlamını ve değerlere bağlılığı diri tutan şey aşktır. Burada işte bunu elimizden almalarına asla izin vermedik. Aşmam gereken tek bir sorun kaldı, küçük kızımız Dılda annesi için ciddi bir başlık parası istiyor :) Bakalım artık, bulacağız bi’ çaresini. (HABER MERKEZİ)

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
emoji-5
Emoji
0
emoji-6
Emoji
0
emoji-7
Emoji
Demirtaş’tan Erdoğan’a: Bu yedi yıl seni çok yıpratmış, çökmüşsün

Abonelik

Gazeteİlke'ye destek ol.

Reklamsız haber okumanın keyfini çıkarın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Gazete İlke ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!