Temel Demirer

Almanya, İtalya, İspanya’nın Faşist Hafısası(ndan)[*]

TEMEL DEMİRER

“Devir bir kötü devir
Düşünceler, duyuşlar cılız.
Anlayışlar kıt
Kimse kimseyi takmıyor efendim”[1]

Yirmi küsur yıl önce; “XXI. yüzyılda faşizmi yeniden ele almak, zorunlu hâle geliyor. Çünkü karşımızda Komutan Yardımcısı Marcos’un ‘Neo-liberal faşistler’, ya da Umberto Eco’nun ‘Ur Faşizm’ diye betimlediği; ve çok önceleri François Chatelet’in, ‘Faşizm önüne indirgenmiş liberal devlettir,’ dediği bir hakikât var. Bu; V. İ. Lenin’in, ‘Mali sermaye çağı gericiliği’nde dikkat çektiği dıştalayıcı-otoriter devletlere [yani dolayısıyla faşizm(ler)e] davetiye çıkaran yeni bir ‘cinnet kesinti’ midir?”[2] diye dillendirdiğim(iz) soru(n) giderek daha da güncelleirken; her şey gibi faşizmin de – Almanya, İtalya, İspanya vd’lerinden- mülhem bir hafızası olduğu ve de güncel (neo-) faşist deneylerin bir yenilenmeye denk düştüğü kanısındayım.

“Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür,” deyişini fazla ciddiye almayın; sakın ola “Hafıza” deyip geçmeyin; Miguel de Cervantes’in, “Ah hafıza, huzurumun can düşmanı!” notunu düştüğü o, “bilmek” eylemini işlevsel kılan müthiş bir zuladır.

Saul Below’un, “Bellek hayattır”; Eloise Vera’nın, “Bellek, canı nereye isterse oraya oturan bir köpek gibidir”; Édouard Levé’nin, “Bellek de fotoğraflar gibi donduruyor anıları” saptamalarıyla müsemma hafıza; unutmayan/ unutturmayan ilişkilendirme sanatıdır; insana aidiyet hissini verendir; elek, süzgeç, prizmadır; geçmişte ve gelecektedir.

Üç aşamaya sahip hafıza; kodlama, depolama ve arayıp-bulup-geri getirmeyle oluşur.

Hafıza, geçmişi saklama ve yeniden meydana getirmeyken; öğrenilmiş ya da yaşanılmışı bilinçli olarak zihinde saklama gücüdür; aklın bilgi, tecrübe deposudur; unutamamak ve aklında tutmadır.

Geç(me)mişi şimdiki zamanla birleştirip, işlevsel hâle getirmektir; ateş gibidir, bazen yakar bazen de aydınlatır; seçer, tercih eder, eler, değiştirir, abartır, hafifletir, siler, vurgular ve sonunda kendi gerçekliğini yaratır.

Hafıza statik bir şey değildir. Her yeni öğrendiğimiz bilgi daha önce bildiğimiz şeyler üzerinde de az veya çok bir etki yapar. Yaşadığımız yeni olaylar hatırladığımız eski olayları da değiştirir. Hatıralarımız zaman içinde kendi tercih ettiğimiz biçimde hafızada, akılda yer eder.

Oscar Wilde’in tanımıyla: “Hafıza,… kaydeden günlüktür”; insan benliğinin not defteri, ajandasıdır; özgüveni ısrarla besleyen güçtür; savunma mekanizmasıdır; gidilen yere taşınan şeydir.

Ya da Raymond Queneau’ya göre, “Geleceği bombalamak isteyen bir zaman siperi”dir.

Barış Bıçakçı’nın, “Hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil. Her şey hatırlandığı gibi!” sözü hafızaya harika bir atıftır.

Deneyimi zaman içinde taşıma kapasitesi olarak hafıza uçsuz bir bahçedir; neresi sulanırsa orası verim verir.

“Hafıza, hatırlama ve unutma şeklinde işler. Yani hafıza yalnızca hatırlama değil unutmadır da aynı zamanda. İşin bu yönü nedense pek öne çıkmaz. Neyi hatırladığın veya neyi unuttuğun aslında senin kim olduğunu belirler. Neyi hatırlıyorsun ve neyi unutuyorsun… Hafızada geri çağrılma, hatırlama, çağrışım diye bir şey var. Bir kalemi görüyorsun, çocukluğundan bir şey hatırlıyorsun. Yirmi yıldır öyle bir anın yok aslında. Unuttuğun bir şeydi. İşte bunların hepsi benliği, kişiliği, bilinci oluşturur. Dolayısıyla hafıza bilinci inşa eder.”[3]

“Hafızamızda her çeşit şey bulunur; hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya labarotuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de.”[4]

* * * * *

Faşist hafızanın tazelendiği koordinatlar herkese, tekelci-kapitalist düzenekte faşizmin hiçbir yere gitmediğini, kısa bir antrakt (film arası) verdiğini -hiç ama hiç- unutmamalı ve kapitalist mantık(sızlık)ta bunun hep böyle kalacağını kulaklara küpe etmeli.

Kolay mı? İbn-i Haldun, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” diye yazmıştı!

Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt 7 Aralık 1970’te Varşova Gettosu Anıtı önünde diz çöküp Yahudilerden özür dilemiş ve II. Dünya Savaşı’ndaki yayılmacı politikasıyla on milyonlarca Musevi’nin ölümünden sorumlu Almanya’nın rolünü sorgulayan ve öz eleştiri veren Cumhurbaşkanı Frank Walter de, “Katiller, bekçiler, işbirlikçileri, hepsi Alman’dı,”[5] demesine demişti ya! Kiminle, nereye kadar yüzleşilmişti ki!?

Anımsayın: “Hitler sonrası dönemde, başta yargıçlar olmak üzere Nazilere devlet katında hizmet veren cellatlar, toplama kampı görevlileri, gazeteciler, ordu mensupları ve muhbir vatandaşlar işledikleri suçlardan dolayı -ki bunlara yüzlerce kişiye bir celsede verilen idam cezaları ve bu cezaların hiç vakit kaybemeden infazı da dahil- yargılandılar. Hepsi de suçsuz olduklarını söylediler. Devletin yasalarını uygulamışlardı. Toplama kampı işkencecileri ise her nedense yaptıkları hiçbir şeyi hatırlamıyorlardı.”

O günlere ayna tutan Helmut Ortner, “Nazilerin yarattığı toplumsal tahribatı bütün boyutlarıyla yansıtırken savaş sonrasında yargılanıp ceza alsalar bile Nazi artıklarının cezalarının nasıl affedildiğini, emekli aylıkları ve edindikleri mülklerle nasıl rahat bir hayat sürmeye devam ettiklerini Alman toplumunun Hitler döneminde işlenen suçlarla yüzleşmekten nasıl kaçındığını çarpıcı şekilde gözler önüne serer,”[6] derken tam da bu hakikâte dikkat çeker!

Kimsenin bir an dahi şüphesi olmasın: “Alman burjuvazisi hep tutarlı olmuş, gerici çizgisinden hiç taviz vermemiştir: 1848/49’da demokratik devrimi savunmak yerine önce Bismarck’ın ve sonra 1871’de I. Wilhelm’in önünde dize geldiğinde; XX. yüzyılın başlarında gerek sömürge bölgelerinde, gerek 1914’de, gerekse de 1933 ve devamında her türlü burjuva medeni değerlerini ayaklar altına aldığında; 1945 sonrası NSDAP faşistlerini devlet aygıtına entegre ettiğinde ve milliyetçiliği, ırkçılığı ve şoven demagojileri körüklediğinde de!”[7]

Faşizm, tekelci kapitalizmin mütemmim cüzü ve her kriz momentinde yeniden devreye soktuğu vazgeçemediği aslî enstrümanıdır.

* * * * *

Söz konusu hikâyenin Almanya versiyonuna ya da iktidara gelişinin/ getirilişinin seçim yoluyla olduğu Adolf Hitler’in rolüne göz atmakta yarar var.

1889’da kuzey Avusturya’nın Braunau şehrinde bir gümrük memurunun oğlu olarak doğan Hitler, ilköğrenimini doğduğu şehirde bitirdikten sonra, orta öğrenimine Linz şehrinde başladı. Ressam olmak istiyordu. Okuldaki klasik derslerle ilgili değildi. Daha çok resimle meşgul oluyordu.

Babasının -1903’te- ölümünden bir süre sonra inşaat işçisi olarak çalıştı. Sonra Viyana’ya geçti. Oradaki Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılmak için sınavlara girdi, kazanamadı.

Yine de resim yapmaya devam etti. O yolla para kazanmaya başladı. Sonra Münih’e geçti. 1914’te Birinci Dünya Savaşı çıkınca, gönüllü olarak Bavyera ordusuna katıldı. Onbaşı oldu.

Savaşta yaralandı. Madalya aldı. Savaştan sonra ise siyasete ilgisi arttı. Önce ‘Alman İşçi Partisi’ adındaki küçük bir partiye girdi. Orada topluluklara hitap etmekte başarılı olduğu saptandı. Partide yükseldi. Sonuçta partinin başkanı oldu. Partisi’nin adına ‘Nasyonal sosyalist’ sözcüğünü ekledi. Türkçesiyle ‘Milli Sosyalist Alman İşçi Partisi’ oldu adı.

‘Nazi’ adı, o adın Almancadaki sözlerinden çıktı. Almanca ad, ‘Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei’ idi. (Kısaltılmışı: NSDAP)… Partinin yandaşlarına kısaca ‘Nazi’ denilmeye başladı.

Partinin hücum hedefleri, dışta-Almanya’ya kabul ettirdikleri ağır barış koşulları dolayısıyla-Fransa başta olmak üzere, I. Dünya Savaşı galipleriydi. İçerdeki hedefler ise “Yahudiler” ile “komünistler” idi.

Yahudiler, ırkları yüzünden suçlu sayılıyordu, komünistler de siyasal görüşleri yüzünden…

Tabii, “komünistler” denilince, Almanya’nın “sosyal demokrat”ları da komünistlerin yoldaşları sayılıyor ve “vatan haini” sınıfına sokuluyordu. Onlarla birlikte de, siyasal yelpazenin “sol”unda oldukları varsayılan tüm kişiler…

Hitler’in başkanlığındaki NSDAP, kısa zamanda büyüdü. 1924’te Bavyera’da, hazırlıksız -ve biraz da çocukça- bir hükümet darbesi girişiminde bulundu. Başarısız oldu.

Hitler tutuklandı. Hapse mahkûm oldu. Bir yıl kadar cezaevinde kaldı. Fakat cezaevinin şartları iyiydi. Orada, kendisi gibi hapsedilen arkadaşlarına dikte ederek oluşturduğu ‘Mein Kampf/ Kavgam’ başlıklı yapıtını hazırladı.

Hitler’in, 1923’teki ‘Birahane Darbesi’ girişiminden ötürü tutuklandıktan sonra yerleştirildiği Landsberg Cezaevi’ndeki rahat koşullarda geçen hapislik dönemindeki “ürünü” ‘Kavgam’ -yarı cahil biri tarafından yazıldığı anlaşılmasın diye sonradan elden geçirilirken-, ırklar ve bireyler arasındaki eşitsizliğin doğal düzenin değişmez özelliği olduğunu vurguluyor ve “insanlığın öncüsü olarak nitelenen ‘Âri ırk’ göklere çıkartılıyordu”…

‘Kavgam’daki Hitler’e bakılırsa, demokratik yönetimlerin en büyük yanlışı, bireylerin eşit olduğu ve halkın kendi çıkarlarını koruyabileceği varsayımına dayanmasıydı. Mutlak otoriteye sahip olan Führer, halkın birliğini sağlayabilecek tek güçtü. Nasyonal Sosyalizmin en büyük düşmanı, enternasyonalizmi savunan Marksizm’di. Marksizm’den sonraki en büyük tehlike ise, “Âri ırkı kirleten Yahudiler”di…

Hitler’in yalanlar ve ahmaklıklarla dolu yapıtına ilk başta verdiği ad “Yalanlara, Ahmaklığa ve Korkaklığa Karşı Dört Buçuk Yıllık Kavga” idi. Ama kitabı basacak olan Franz Eher Verlag’ın başında Max Amann, bu adı çok uzun bulmuş; Hitler’i, kitabın “Kavgam” adıyla yayımlanması konusunda ikna etmişti.[8]

Sonrasında ise III. Reich 1934 sonbaharını müteakip, “Yazılı olan ya da olmayan herhangi bir anayasaya sahip değildi; ne devletin gücünü vatandaşlar karşısında sınırlayan temel hak ve özgürlükleri tanıyor ve uyguluyordu ne de en zaruri düzeyde bile olsa bir anayasayı. Yani farklı devlet organlarının yetkilerini birbirlerine karşı sınırlayan ve bunların faaliyetlerinin mantıklı bir şekilde birbirine eklemlenmesini sağlayan bir tür iç yönetmeliği haizdi. Tam aksine, Hitler bilerek ve isteyerek en farklı müstakil muktedirlerin herhangi bir sınır olmaksızın birbiriyle rekabet içinde olduğu, yollarının kesiştiği, yan yana ve karşı karşıya durduktan ve bütün bunların tepesinde de sadece kendisinin olabildiği bir statüko yaratmıştı. Sadece bu şekilde sahip olmak istediği, bütün yönlerde sınırsız, mutlak hareket özgürlüğünü sağlama alabilirdi.”[9]

Öyle de oldu; Hitler, Mussolini’nin ‘Karagömlekliler’ topluluğunu andıran SA (Sturmabteilung) birliklerini kurdu. (Sturm, Almanca’da hem hücum, hem de fırtına anlamına geliyor.) SA birliklerinin resmi görevi, “partinin toplantılarını düzenlemek ve korumak”tı. Ama bu, fiilen, başka gruplara ve kişilere karşı saldırılar düzenlemek anlamını da taşıyordu.[10]

* * * * *

Bu hikâyenin öteki yanı da Hitler’in partisi idi ve o gelenek Almanya’nın genel seçimlerine 1924’den başlayarak katıldı. İki seçimin yapıldığı o yılın Mayıs’ında, önce yüzde 6.5 oranına ulaşarak 32 milletvekili çıkardı. Ama 7 Aralık’taki ikinci seçimde oy oranı yüzde 3’e, milletvekili sayısı 14’e indi. 1928’de ise o oran yüzde 2.6’ya, milletvekili sayısı ise 12’ye düştü.

Daha sonra ise 1929 dünya ekonomik buhranıyla birlikte başlayan büyük işsizlik dalgasının da etkisiyle, partinin oy oranı ve milletvekili sayısı, hızla yükselmeye başladı.1932’nin 6 Kasım’ındaki seçimde oy oranı 37.27’ye, milletvekili sayısı 230’a kadar yükseldi.

Aynı yılın ikinci seçiminde o sayılar düşse de, Hitler’in partisi, Meclis içinde, gene en güçlü parti hâline gelmişti. Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburg, Hitler’i bir koalisyon hükümeti kurması için başbakanlığa tayin etti.

1919 tarihli Alman Cumhuriyeti’nin anayasasına göre, cumhurbaşkanının yetkileri genişti. Gerekli gördüğü zamanlarda, anayasanın bazı maddelerini yürürlükten kaldırıp, “Cumhurbaşkanı kararnamesi” çıkarma yetkisi vardı.

Sonuçta, ülkedeki siyasi çatışmalardan ve son olarak çıkan ünlü Reichstag (Alman Parlamentosu) yangınından sonra, koalisyon Hükümeti Başbakanı Hitler, Cumhurbaşkanı Hindenburg’u, olağanüstü yetkiler kullanmasına imkân veren kararnameleri çıkarmaya ikna etti.

6 Mart 1933’te yapılan yeni seçimler, o kararnameye göre milletvekilleri dahil, şüpheli görülen herkesin tutuklanabilmesine imkân veren yetkilerin kullanılmasının ve daha birçok baskı önlemi alınmasının gölgesi altında yapdı. Sonuçta Hitler’in partisi oyların yüzde 43.9’unu aldı. Alman Meclisi’nin 647 üyeliğinden 288’ini kazanarak birinci parti oldu. Ve Meclis’te kendisine yakın sağcı partilerin de katkısıyla mutlak çoğunluğu elde etti.

Gerçi, seçime milletvekili adayı olarak katılan politikacılarından bir kısmı (o arada Komünist Partisi’nin 81 milletvekili ile Sosyal Demokrat Parti’nin 20 milletvekili) tutuklu oldukları için toplantıya katılamamıştı. Ama katılsalar bile sonuç değişmeyecekti. Hitler, hükümeti kurma yetkisi aldıktan başka, Anayasa’nın temel hükümlerini de fiilen değiştiren genel bir olağanüstü hâl kanunu çıkarma imkânı buldu.

O kanun yoluyla, tüm kanunları Meclis yerine hükümet olarak (fiilen Başbakan olarak, tek başına) çıkarma yetkisi dahil, birçok yetkiyi kendisinde topladı. Ve Nazi Partisi’nin dışındaki siyasi partiler ile bir kısım dernekleri ve yayın organları dahil, birçok kurum ve kuruluşu kapattı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra parçalanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasından sonra, imparatorluk topraklarının başkent Viyana çevresindeki bir bölümü Avusturya hâline gelmişti. Kendisi de doğuştan Avusturyalı olan Hitler, o ülkenin vatandaşlarının Alman olduğunu, dolayısıyla topraklarının da Almanya’ya geçmesi gerektiğini öne sürüyordu.

Bu konu Avusturya vatandaşları arasında tartışmalıydı. Ama konu, çeşitli aşamalardan geçtikten sonra, Alman gizli ve açık servislerinin etkisi ve baskısı altında, Hitler lehine sonuçlandı. Hitler’in orduları, bir sabah vakti harekete geçti. Avusturya’ya girdi. Ülke, Almanya’ya katılmış oldu.

Hitler’in bir başka hedefi, Almanya’nın komşusu Çekoslovakya’nın Südet bölgesinin Almanya’ya katılmasıydı. Bu da savaşa gerek kalmadan çözüldü. O çözüm şöyle gerçekleşti:

Hitler, Birinci Dünya Savaşı sonunda oluşturulan Çekoslovakya’nın Südet bölgesinde yaşayanların Alman olduklarını öne sürerek o bölgenin Almanya’ya katılmasını istiyordu.

Hitler’in yayılmacılığını önlemek için barış yollarını deneyen İngiltere ve Fransa’nın başbakanları Chamberlain ile Daladier, o konuyu Hitler ile konuşmayı kabul etti. İki başbakan Almanya’ya geldiler. Hitler de, kendisine yakın bir politikacı olarak Mussolini’yi çağırdı.

Dört politik lider olarak Çekoslovakya konusunu görüştüler. Ve Hitler’i haklı buldular. Çekoslovakya hükümetine sormaya bile gerek duymadan, Hitler’e “Tamam” dediler.

Hitler de hemen hareket etti. Çekoslovakya’nın Südet bölgesini işgal etti. Çekler, buna fazla ses çıkarmadılar. O konu da bitti. (Bir süre sonra Hitler, Çekoslovakya’nın Çek bölgesinin geri kalanını da işgal altına aldıktan başka, Slovakya bölgesinde de kendisinin etkisi altında bir devlet kurduracaktı.)

Sonra Mussolini’nin yaptıklarının hepsini yapmaya başladı.

Ertesi yıl -1934’te- Cumhurbaşkanı Hindenburg ölünce, onun da yetkilerini üstlendi. Tam bir “tek adam rejimi” kurdu. Kendisini Almanya’nın “Führer”i (lideri) ilan etti.

1938 sonbaharına gelindiğinde, Hitler artık, ülkedeki kayıtsız şartsız egemenliğini pekiştirmiş ve dış politikadaki yayılmacı adımlarını sürdürmeye başlamıştı.[11]

* * * * *

Nazizmin ırkçı politikası hak hukuk kavramını (burjuva anlamda da) alt üst ederken; Adolf Hitler’in 1933’te iktidara gelişiyle kurulan Gestapo (“Geheime Staatspolizei/ Gizli Devlet Polisi”), Nazi diktatörlüğünün de temel taşlarından biriydi.

1933’te “Reich Mareşali” Hermann Göring’ce kurulan Gestapo’nun girmediği ve sızmadığı makam ve mekân, izlemeye ve sorgulamaya alamayacağı kurum ve kişi yoktu.

Bunun için herhangi bir suçun işlenmesi veya kanıt bulunması gerekmiyordu ve aranmıyordu. Zaten gerek Almanya’da gerekse Nazi işgali altındaki öteki bütün ülkelerde açıkça Führer’den yana olmayan, ona en ufak bir eleştiri yönelten bütün kişi ve kurumlar “potansiyel suçlu” ve “vatan haini” sayıldıklarından, Gestapo’nun yetkileri de sınırsızdı.

Bir mantık(sızlık) olarak Gestapo’nun her an her yerde hazır ve nazır olduğu III. Reich’da Adolf Hitler yargıçlarına şu emrini vermişti: “Sizin karşınıza gelen kişi ya da kişiler suçludurlar. Siz burada yasa maddesine bakmak, tanık aramak, kanıt bulmak zorunda değilsiniz. Sizin göreviniz, ’Şimdi burada Führer otursa ne karar verirdi?’ diye düşünüp karar vermektir.”

Faşist Almanya yargıçları da ona göre karar vermişlerdi!

Stefan Zweig’ın ifadesiyle, “Hitler’in en korkunç suçu, yalanı ve aldatmayı saygın bir konuma getirmiş olması ve binlerce yıldır suç olarak görülen şeylerin devlet sanatı ve yaşam sanatı olarak kabul edilmesi”yken;[12] 1941-1945 kesitinde Naziler tarafından Sovyet savaş esirleri için kurulan kamplarda 5.7 milyon Kızıl Ordu askerinden 3.1 ila 3.3 milyon arası Stalag adı verilen kamplarda katledildi;[13] Yahudi ve Çingeneler ile Komünist ve muhaliflerin başına gelenler malumdu.[14]

Ancak yine de 17 yaşında genç bir Polonyalı Yahudi olan Herschel Grynszpan’ın 7 Kasım 1938’de, Paris’te bir Alman diplomatını vurmasının arkasına sığınan Naziler, 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Yahudilere ait ne kadar ev, işyeri ve sinagog varsa hepsini aynı anda ateşe verdiği ‘Kristal Gece’yi hatırlatmakta fayda var.

Soykırımın başlangıcı olarak anılan kristal pogrom/ kıyam gecesinde 91 Yahudi öldürülmüş, binlercesi ağır yaralanmış, 7 bin 500 işyeri yağmalanmış, 177 sinagog ateşe verilmiş ve Yahudi mezarları dahi tahrip edilmişti. Berlin’den Viyana’ya, Hamburg’dan Stuttgart’a kadar çok sayıda kent barbarların yıkım ve talanına sahne oldu. 30 binden fazla Yahudi ise tutuklanarak toplama kamplarında ölüme gönderildi. Böylelikle tekellerin desteğinde Almanya’yı kan gölüne çeviren Hitler bir korku imparatorluğu yaratıldı.

“Hitler’in yükseldiği zeminin ‘sağlam temeli’ne” dikkat çeken Klaus P. Fischer’e göre, bu temel “Sosyal Darwinizm, antikomünizm ve antisemitizm’e dayanıyordu.[15]

* * * * *

Aslı sorulursa 1918’de kurulan ve on beş yıl yaşayan Weimar Cumhuriyeti’nin tarihi, aynı zamanda Nasyonal Sosyalist Parti’nin devlet iktidarını ele geçirmesi; Bertolt Brecht’in ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ diye betimlediği süreçti ve söz konusu sürecin yedi önemli özelliği şuydu:

  1. i) Sağ popülizm ve Çoğunluk Rejimi: Nazi rejimi, demokratik seçim sonuçları ile kuruldu. Onbaşı Hitler’in güçlü bir devlet kurarak toplumu içinde debelendiği sorunlardan kurtarma vaadi, her seçimde hem orta sınıflardan hem de yoksul tabakadan daha çok oy almasına neden oldu. Hitler 1933 yılı başında başbakan oldu. Kısa süre sonra, Ağustos 1934’te bir referanduma giderek “başkanlık sistemi” kurdu. Bundan sonra seçim yapılmadı.
  2. ii) Reichstag Yangını ve Olağanüstü hâl ilanı: 27 Şubat 1933’te Alman Parlamentosu Reichstag’da yangın çıktı ve bir “kalkışma girişimi” olarak değerlendirilerek Nazilerin en önemli rakibi Komünistlerin yasadışı ilan edilmesi sonucunu getirdi. Bu yapılırken, “Olağanüstü Hâl” ilan edildi; kişi hak ve özgürlükleri askıya alınarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasaklandı.

iii) Başkanlık Yetkileri ve Muhalefetin Yasadışı İlan Edilmesi: Naziler yüzde 33 ila 40 civarında bir nüfusun oyuna sahip olmakla birlikte, geriye kalan geniş kitlelerin gözünde iktidarlarını meşrulaştırmakta zorlanıyorlardı. Bu durumda siyasal muhalefeti şiddet yoluyla baskı altına alma yoluna gittiler.. Hitler, olağanüstü hâl yetkilerini kişiselleştirerek “kanun hükmünde kararnameleri” kendisinin çıkaracağı bir sistemin Parlamentodan geçmesini sağladı. Böylelikle seçilmiş milletvekilleri hakkında tutuklama emri çıkarabiliyor ve parlamentoda tutuklanmalarını sağlayabiliyordu. Sosyal Demokrat Parti de bir süre sonra yasadışı ilan edilerek malvarlıklarına el kondu, milletvekilleri ve ardından üyeleri kitleler hâlinde tutuklandı.

  1. iv) Parti içi tasfiyeler ve Uzun Bıçaklılar Gecesi: Hitler, önce partinin üst kademelerinde kendine rakip olacak isimleri tasfiye etti. Sonra, partisinin iktidara gelişinde kendisine en büyük hizmetleri sunmuş olan SA birliklerinin elebaşlarına yönelik bir operasyona girişti. 30 Haziran-2 Temmuz 1934 arasında gerçekleşen ve Uzunbıçaklılar Gecesi diye bilinen bu operasyonda SA komutanı, Hitler’in başdanışmanları ve Nazi milletvekilleri de dahil olmak üzere onlarca kişi ev baskınlarıyla tutuklandı ve kurşuna dizildi. Hitler, bu operasyonları Alman Genelkurmayı’na yaptırdı. Alman ordusu artık onu başkomutan olarak tanıyordu. Böylelikle Nasyonal Sosyalist Parti de fiilen ortadan kaldırılarak Hitler’in şahsi egemenliği altında yeniden örgütleniyordu.
  2. v) Yerel Yönetimlere Nazi Kayyum: Naziler, bir federasyon olan Almanya’yı fiilen bir üniter devlete dönüştürdüler. Kendi partilerinden olmayan yerel yöneticileri görevden alıp tutuklayarak yerlerine “komiser” atadılar. Böylelikle bir “ein Volk, ein Reich, ein Führer/ Tek millet, tek bayrak, tek devlet” rejimi kurulmuş oldu…
  3. vi) Yahudi “Sorunu”: Nazi söyleminde 1933’ten itibaren Nazi olmayan herkes “öteki”ydi. Ama en büyük fatura Yahudi halkına biçildi. Yahudilerin, dış mihrakların içerideki işbirlikçileri ya da Alman ırkına karşı komplo içinde olan bir kesim olduğu iddiası, toplumun geniş kesimlerini ortak bir iç düşmana karşı birleştiren bir nefret söylemi işlevi görmeye başladı. Sonuçlarını biliyoruz. Ekonomi, Devlet Yatırımları ve Savaş Sanayi: Nazi rejimi, Alman büyük sermayesi ile işbirliği içinde ekonomiyi düzeltme vaadiyle önce büyük devlet yatırımları ve devlet destekli büyük inşaat projelerine girişti. Böylelikle en büyük toplumsal rahatsızlık olan işsizlik, bir süre yatıştırılmış oldu. Bunun yanında keskin bir militarist söylem eşliğinde devasa bir savaş sanayi kurulmaktaydı. Savaş sanayi, önce bölgesel sonra da kıta çapında saldırgan bir dış politikayı gerekli kılıyordu.

vii) Yargı, Üniversiteler ve Medya: Naziler, yargıyı bağımsız olmaktan çıkararak partinin bir organı hâline getirdiler. Üniversiteleri “Yahudilerden arındırmak” adına büyük bir tasfiyeye giriştiler. Birçok akademisyen ve bilim insanı ülkeden ayrılmak ya da hapsedilmek seçenekleriyle karşı karşıya kaldı. Medyada ise, propaganda bakanı Goebbels’in operasyonlarıyla tam bir tek seslilik sağladılar. Medya bir iletişim aracı olmaktan çıkarak Nazi propaganda makinesi hâline geldi.[16]

* * * * *

Halk iradesinin cisimleşmiş hâli olmayı başaran Adolf Hitler, “kamusal hayatın bütün yönlerine nüfuz edecek bir devlet” anlayışını dikte etmeyi ve 1919 yılında dünyanın en demokratik anayasalarından (yasaların önünde eşitliği, konuşma, basın, toplanma özgürlüğünü, dinsel hoşgörüyü, mülk sahibi olma hakkını, parasız devlet eğitimi hakkını, hâkim teminatını savunarak yurttaşlık haklarını güvence altına alan) Weimar Anayasası’nı nasıl çöpe atabilmişti? Ve Alman halkının, çoğunluk olmalarına karşın demokratik güçleri (liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar ve komünistler) böyle bir yenilgiye nasıl sürüklenmişlerdi?

Bu konuda birçok şey sıralanabilir; örneğin I. Dünya Savaşı sonunda Almanya’ya dayatılan ağır Versailles Antlaşması koşullarının yarattığı benzersiz ekonomik yıkım ve 1929 Buhranı aslında küçük bir uç partisinin önderinden başka bir şey olamayacak olan Hitler’i iktidara taşıdı.

Hitler, Âri (Aryan) ırkın biyolojik ve kültürel üstünlüğüne inanan, kaba bir Darwinci bakış açısını savunan, bütün adına karar verme yetkisi tek bir adamda toplanan, askeri bir komuta zinciri gibi örgütlenen Nazi Partisi’yle Alman halkına yozlaşmış Batı demokrasisi dediği şeyin tersine bir “Alman tipi demokrasi”sini vaat etti.

Bu parti Hitler’in Viyana yılları sırasında geliştirdiği ve “sağlam temel” olarak kabul ettiği sosyal Darwinizm, antikomünizm ve antisemitizm üçgenine ve “her Alman ailesindeki baba Führer’e kadar inen dikey bir diktatörlükle yetkilendirme sistemi”ne dayanıyordu.

Almanya ulus-devlet olmayı ancak 1871’de Prusya’nın “Demir Şansölye”si Bismarck önderliğinde gerçekleştirmiş ve yabancıların Almanya’yı aşağılamak için kullandığı “karnaval ceketi” etiketinden kurtulmuştur. Ama militarist Prusya’nın gelenekleri (otoriteye saygı, kökleşmiş bir düzen duygusu) çoğu zaman sivil değerlerle bağdaşmıyordu.

Prusyalı tarihçi Friedrich Meinecke Prusyalı kişilikte biri Protestan vicdanından kaynaklanan kültüre yatkın, öteki ise katı bir askeri geleneğin ürünü olan kültüre düşman iki ruhun olduğunu ifade eder.[17]

1930’larda Goethe’nin ve romantik şairlerinin Almanyası yerini “güç istencini” kutsayan ve Alman halkı için “Lebensraum/ Hayat Alanı” talep eden (Hitler bir propaganda konuşmasında, “Bir Rus’un bir Alman’dan on sekiz kat daha fazla toprağa sahip olmasının adil olup olmadığını” soruyordu) emperyalist ve yayılmacı Almanya’ya bıraktı.

Artık Almanya Âri ırkın yurdu olması nedeniyle dünyaya hükmetmeyi hedefleyen bir misyon üstleniyordu. Doğuştan demagog olan ve tipik “sınır kişilik” özellikleri gösteren Hitler, alt orta sınıftan beslenen kadrolarıyla biçimlenen partisi ve onun 1932’de yarım milyon kişiye ulaşan “paramiliter kolu fırtına birlikleri”nin (SA) vahşi sokak eylemleriyle iktidara yürüdü.

Hitler iktidar yürüyüşünde mistik ve dini sembollerden yararlandı. “Haç”, “svastika”ya (gamalı haç) dönüştü; rahip cüppelerinin yerini Nazi üniformaları; kilise ayinlerinin yerini ışık katedralleri altında gerçekleştirilen, Nazi selamını görkemli bir biçimde uygulayan dev kitlelerin katıldığı parti toplantıları aldı.

Halkın yüreğine ulaşmak için temel stratejik silahtan (yaygın olarak ilk kez 1914’te İngilizler tarafından kullanılan) propagandadan yararlandı. Etkin propagandanın akıl ve mantığa değil, duygulara dayandığına inandı.

Yığınların bireylerden daha duyarlı ve kandırılabilir olduğunu gözlemledi ve mesajlarını en az zeki olanların algı düzeyine uydurarak sürekli yineledi, yineledi. Kitlesel hoşnutsuzlukları manipüle etti ve entelektüellerin grup dayanışması bağlamında vahim bir tehlike oluşturduklarını ileri sürerek onları dışladı. Aydınları aşırı eğitimli maymunlar olarak niteledi.

Buna karşın kusursuz Aryan güzelliğini savunan ufat tefek, yumru ayaklı, keskin dilli, doktoralı genç bir entelektüel Joseph Goebbels, Nazi propagandasının sihirbazı oldu. Bu ajitasyon ustası basının asıl görevinin doğruları anlatmak olmadığını, temel görevinin okuru bilgilendirmekten çok dönüştürmek olduğunu vurguladı. 30 Nisan 1928 tarihli ‘Atılım’da anti-demokratik düşüncelerini cüretkâr bir biçimde gözler önüne sermekten çekinmedi:

“Biz parlamento karşıtı bir partiyiz (…) O hâlde biz Reichstag’da ne arıyoruz? (…) Demokrasinin silahlarını onun cephaneliğinden almak için Reichstag’a gidiyoruz. (…) Demokrasi bize serbest seyahat ayrıcalığı tanıyacak ve bu hizmet için günlük tahsisat ayıracak kadar aptalsa, bu onun bileceği iş. (…) Mevcut durumu kökten değiştirmek için her türlü yasal aracı kullanacağız.”[18]

Goebbels, 1932 yazında yaptığı açıklamayla da Hitler’in demokrasi bağlamında gerçek niyetini kalın harflerle vurguladı: “İktidarı bir kez ele geçirdiğimizde, bürolarımızdan cesetlerimiz çıkmadıkça onu asla teslim etmeyeceğiz.”[19]

Burası sözün bittiği yerdi!

* * * * *

Aslı sorulursa, A. Kadir’in (İbrahim Abdülkadir Meriçboyu) 1945’de kaleme aldığı ‘Bir Diktatörün Son Konuşması’ndaki dizelerde, “Ben saltanat,/ ben emir,/ ben işçinin, köylünün katili,/ ben günde bir övün yemek,/ ben yaşamamak,/ konuşmamak,/ düşünmemek.

Ben ölüm,/ ben açlık,/ ben zından./ Ben yaralı bir Alman neferinin kaputu/ Kastello Loretta Meydanında sallanan.

Gidin,/ Habeş çocuklarından sorun beni,/ zehirli gaz götürdüğüm çocuklara./ Hepsi kundaktaydılar o zaman/ ve yaşamadılar.

Neden bir çocuk tükürüyor suratıma şimdi,/ neden insanlar bağırıyor böyle akşam akşam,/ neden şu kadının öfkesi var/ ısıracakmış gibi?/ Ve neden/ elinde başka bir bayrak taşıyor şu adam?

Ben saltanat,/ ben emir,/ ben işçinin, köylünün katili,/ ben günde bir övün yemek,/ ben yaşamamak,/ konuşmamak,/ düşünmemek./ Roma sokaklarında korku ben./ Hürriyetin bileğinde zincir ben.

Ben, müthiş insan./ Kalçalarından kadınları ikiye böldürür,/ erkeklerin gözlerini oydururum./ Ellerim Klara’nın memelerindeyken/ at üstündeymişim gibi cesur dururum,”[20] diye tarif edilen İtalya’daki hikâye de Almanya’dakini anımsatmaktaydı.

Avrupa’daki totaliter yönetim istekleri, ilk olarak İtalya’da gerçekleşti. 1883 doğumlu, meslek olarak önce öğretmenliği, sonra gazeteciliği seçen, o arada siyasete de merak salıp önce sosyalistliğe, sonra sağcılığa yönelen Mussolini, 1921’de kurduğu Ulusal Faşist Parti’nin milletvekili olarak Meclis’e girmeyi başardı. Kendisine sıfat olarak ‘II Duce/ Lider’ sözcüğünü seçti. İtalya ekonomisinin çöküntüye uğraması sonucunda çoğu işsiz kalan gençleri “Karagömlekliler” grubu içinde örgütledi.

Üyeleri, siyah renkli gömleği tercih eden grup, partinin vurucu gücü hâline geldi, ülke içinde kitle hareketlerine başladı. Komünist gruplarla çatışmalara girdi.

Mussolini de parti lideri olarak, iktidara gelirse yapacağı işler hakkındaki vaatlerini giderek artırdı. Hedefi, sadece ekonomik sıkıntıları gidermek değildi, İtalya’ya eski Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerini geri getirmeyi vaat ediyordu.

1920’ler İtalya’sında ekonomik bunalım, siyasal kriz, burjuvazinin “devrim” korkusu ve liberal demokrasinin çaresizliği, faşizmin oluşmasına yol açan başlıca faktörlerdi.

1922’de, İtalya’da bir liberal hükümet vardı. Ülkede giderek artan sorunların ve toplumsal hareketlerin üstesinden gelemiyordu. Mussolini, Kral Viktor Emmanuel’i “Ben bu işi başarırım” diye ikna edince, Kral, yeni bir hükümet kurma görevini Mussolini’ye verdi. Mussolini iktidara geldiğinde liberal bir tavır gösterdi, hükümetinde faşist olmayan 10 bakan vardı. İhtiyatlı davranıp diktatörlüğünü hemen ilan etmedi, krallık kurumuna sesini yükseltmedi.

İtalyan burjuvazisi, işçi hareketini ve grevleri bastırmak amacıyla Mussolini ve faşist harekete parasal destek sağlıyordu. Faşistler, “kızıl tehlike”yi bahane ederek solculara, sendika önderlerine, sosyalist milletvekillerine saldırıyor, gazete binalarını tahrip ediyordu. İtalya’da faşist zorbalık, yaygınlaşıyordu.

Sanayiciler ve büyük toprak sahipleri, 1922’de Halga’da faşizmi iktidara getirmek konusunda anlaştılar. Faşizm, ordu ve polis şeflerini elde etmişti. Faşist hareket, ordudaki küçük rütbeli subayların da sempatisini topluyordu.

Mussolini, hükümet darbesini yürürlüğe koymak amacıyla “Roma Üzerine Yürüyüş” kararı aldı. Başbakan Facta, faşist hükümet darbesine karşı 27 Ekim’de sıkıyönetim ilan etti. Fakat kral sıkıyönetim kararını imzalamayı reddetti ve Mussolini’yi iktidarı almak için Roma’ya çağırdı. Mussolini, 29 Ekim günü konforlu bir yataklı vagonla Roma’ya geldi ve kendisine hükümeti kurma görevi verildi.[21]

Özetle İtalya örneğinde faşizm, 1920’de Benito Mussolini liderliğinde harekete geçmesinden iki yıl sonra iktidara geldi. Başlangıçta Mussolini adımlarını daha bir ihtiyatlı atmak zorunda kalmış, örneğin ilk iki yılda anayasa değiştirilmemiş, faşist hükümet bir koalisyon karakteri taşımıştı. Fakat Mussolini’ye bağlı faşist birlikler tabanca ve bıçaklarla katliamlara girişip kitle örgütlerini boğduktan sonra, “saygın” büyük burjuva çevrelerin arzuladığı “pis işi” bitirdiğinde, Mussolini artık burjuva düzenin tam anlamıyla resmi temsilcisi olmaya hak kazandı.

Sonrası malûm, Mussolini, kısa zamanda basını, adaleti, eğitim kuruluşlarını, orduyu, sivil toplum kuruluşlarını kontrolü altına aldı. Seçim yasalarını değiştirdi. Öteki partileri kapattı. Kiliseyi etkisi altına aldı. İtalya’nın diktatörü oldu. Eski Roma İmparatorluğu’nun toprakları hakkındaki niyetlerini gerçekleştirme yolunda da adımlar atmaya başladı.

Malûm, Roma imparatorluğu bir zamanlar, Akdeniz’in tümüne ve Afrika’nın bir kısmına hâkimdi. Mussolini de, kendini o imparatorluğun “vâris”i sayarak Akdeniz’i kendi denizi gibi görüyordu. Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye gibi, o denizin etrafındaki ülkeleri de yayılma hedefleri arasında gördüğü muhakkaktı. Bunun zaten Roma radyosuyla birlikte İtalyan basınında da örnekleri görülüyordu.

Afrika’da o zamanki adıyla Trablusgarp (Libya), zaten, 1911’den beri kendi yönetimi altındaydı. Yeni bir hedef olarak o zamanlar Etiyopya’yı seçmişti. 1935’te oraya hücum etti. Savaş, yerli halkın direnişiyle uzun sürse de sonuçta kazanan Mussolini oldu.[22]

Geniş halk kitlelerini kahramanlık mitleriyle, savaş çağrılarıyla harekete geçiren Mussolini’nin sonu da Hitler’den farksız olmadı!

* * * * *

Faşist İtalya’nın Etiyopya’daki savaşı devam ederken İspanya’da iç savaş (1936-1939) başlamıştı. Bir yanda Cumhuriyetçiler ve komünistler vardı. Onların karşısında da General Franco güçleri yer almıştı.

İtalya ile Hitler Almanya’sının aktif desteğini alan “Franco’nun fikir politikasının önceliği, teorik, ideolojik savaşım değil hasmı kabul ettiği zihinlere yönelik fiziki saldırılardı”[23] ve bu gerçeği İspanya İç Savaşı’nda bir kez daha kanıtladı!

Bilindiği gibi İspanya’daki Cumhuriyetçi hükümet, faşist güçlere karşı gereken önlemleri almayınca General Franco’nun başlattığı ayaklanma iç savaşa dönüştü. Üç yıl süren iç savaşta İtalya ve Almanya da İspanyol faşistlerine destek verdi. İspanya’daki antifaşistlerin sloganı ‘No Pasaran’, yani ‘faşizme ve Madrid’e geçit yok’ idi. İç savaşta halk, kadını ve erkeğiyle büyük direnç gösterdi.

Öncesinde komünistler, başta Franco olmak üzere komplocu generallerin görevden alınmasını ve faşist örgütlenmelerin yasaklanmasını talep ettilerse de hükümet bu uyarıları dikkate almadı. Cumhuriyetçi hükümet, ordunun kilit noktalarında bulunan faşist generallere dokunmadı.

Hitler ve Mussolini de, Halk Cephesi’nin ayakta kalmasını istemiyorlardı. İspanya’da ABD’nin tekelinde bulunan Ulusal Telefon Şirketi’nin Amerikalı müdürü albay Behn de 1934’ten beri Franco ile ilişki hâlindeydi.

Nihayet faşist General Franco, 18 Temmuz 1936’da İspanya’da bir iç savaşa yol açacak ayaklanmayı başlattı. Kilise, hemen Franco’nun yanında yer aldı. Tekelci sermaye de ayaklanmayı destekledi.

İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batılı devletlerin faşizme ödün vermesi sonucu Cumhuriyetçi İspanya’nın da yenilgisi hızlandı. Fransız Hükümeti, 12 Haziran 1938’de İspanya sınırını kapatarak Cumhuriyetçi güçlere silah gönderilmesini engelledi.

Madrid halkının direnişi devam etti. Ancak 5 Mart 1939 tarihinde Madrid’de bulunan Cumhuriyetçi ordunun yüksek rütbeli bazı subayları Franco ile ilişkiye geçti. Bu generaller, bir cunta kurup hükümet darbesi yaptılar ve tek bir kurşun dahi atılmadan Madrid’i faşistlere teslim ettiler.

İç savaşın başından beri “geçilemeyen” Madrid, işbirlikçi generallerin bu tavrı yüzünden yenilgiye uğramış oluyordu. 30 Mart 1939’da bütün İspanya, Franco kuvvetleri tarafından işgal edilmişti. İç savaş, 1 Nisan 1939’da resmen sona erdi. Artık ülkede sabaha karşı kurşuna dizmeler, işkenceler, sosyalist, komünist ve cumhuriyetçilerin acımasızca yok edilmesi dönemi başlıyordu.[24]

Özetle sermayenin faşist yönetiminin hazırlanışı sürecinde, burjuva devletin baskı aygıtlarının bir bütün olarak faşist ideolojiyle donatılıp iktidara hazır hâle getirilmesini göstermesi bakımından, İspanya çarpıcı bir örnektir. İspanya’da faşist parti (Falanjist Parti), burjuva devletin tepesinde yer alan ünlü askeri diktatör Rivera’nın oğlu tarafından örgütlendi. İspanya’da faşizm, İtalya ve Almanya örneklerinden faşizmin özsel unsurlarını çekip alarak ve kendisini İspanya’nın somut koşullarına uyarlayarak daha baştan devlet aygıtı içinde gelişmeye başladı.

Franco iktidara geldiğinde, daha iç savaş döneminde oluşan ve çeşitli siyasal grupları (Falanjistler, Monarşistler, Katolik Eylemciler vb.) içeren Koalisyon güçlerini Milli Hareket adı altında örgütledi. Franco 1972’ye kadar hem başbakanlığı hem de devlet başkanlığını birlikte yürüttü. Tüm bakanları ve her türlü devlet yöneticisini o atıyor, o azlediyordu. Kısacası Franco, faşist iktidarın monolitik yapısının somut ifadesiydi. General Franco aynı zamanda ordunun da başıydı ve faşist iktidarın 1950’ye kadar uzanan katı döneminde, ordu üst kademeleri faşizmin siyaset tekelinin bir parçasıydı. Ancak 50’lerde Franco, iç ve dış faktörlerin etkisiyle faşist rejime daha sivil bir görünüm vermek zorunda kalacak, orduyu siyasetten uzaklaştırmaya ve daha ziyade sivil devlet bürokrasisine görev vermeye başlayacaktı.

İspanya’da faşist yönetim 1938’e çıkarttığı iş yasasını İtalya’daki korporatif faşist yapılanmadan kopya etmişti. Bu yasaya göre sendikalar, doğrudan faşist devletin denetimi altında yukarıdan aşağıya örgütlenmiş korporasyonlardı. Sendikalar yalnızca faşist devletin hizmetindeki birer araç olarak kabul ediliyordu. Grev ne kelime, basit bir nedenle üretimin aksatılması bile faşist iş yasasına göre devlete karşı işlenmiş suç kapsamındaydı. İşçi ücretleri tepeden, faşist iktidarın çalışma bakanlığınca belirleniyordu. Ayrıca, 1943’de çıkartılan Üniversite Örgütlenmesi Yasası gereğince, üniversiteler, öğretmen ve öğrencilerin oluşturduğu bir devlet korporasyonu olarak tanımlanmıştı.

Faşizmin niteleyici unsurlarından biri olduğu söylenen korporatizm, faşizmin iktidar olduğu her ülkede genel felsefesi (devletin mutlak güç olduğu ve toplumun devlet sayesinde var olan bir cemaatten ibaret bulunduğu) itibarıyla benimsenmiştir. Faşizmin her zaman ve her yerde devlet gücünü kutsayan, mutlaklaştıran ve bu güç sayesinde iktidarını sürdüren bir burjuva yönetim biçimiydi.

Kapitalistler faşistlerle sarmaş dolaştır yine!

* * * * *

Le Pen, Trump, Putin, Bolsonaro, Modi, Meloni… Artık adlarını bir çırpıda saydığımız bu “aşırı sağ” liderlerin küresel ölçekteki yükselişi, kökleri günümüz kapitalizminin krizlerine ve çelişkilerine dayanan küresel bir dalgaya mı işaret ediyor?

Evet, Ugo Palheta’nın da altını bir kez daha çizdiği üzere:

“Neo-faşizm, hâlihazırda küresel bir güç durumunda. Neo-faşizm, hem nüfusun geniş kesimlerini hem de yeni bir hegemonya arayışı içindeki siyasal ve medyatik seçkinlerin tümünü kendisine çekmesini sağlayan “manyetik bir alan” oluşturuyor. Bu çekim gücü, ülkelerin tarihlerine, neo-faşizmin karşılaştığı direnişe, hâkim sınıfların radikal milliyetçiliğe meyline, ırkçı ve otoriter fikirlerin halka nasıl nüfuz ettiğine vs. bağlı olarak yoğunluğu açısından ülkeden ülkeye farklılık taşır. Gelgelelim, neo-faşizm dinamiği küreseldir, zira neo-liberal kapitalizmin ve onun krizlerinin küresel gelişimi ve ilerleyişi ölçeğinde ortaya çıkar. Üstelik bu, çok boyutlu bir krizdir: toplumsal, ekonomik, çevresel ve elbette siyasal…

Neo-faşizm işte tam bu anda, hegemonik bakış açısını neo-liberalizmden devralmak üzere çağrılan siyasal bir güç olarak sahneye çıkıyor.”[25]

Kuşku yok: “Gericililik Küreselleşirken! Faşizm! Yeniden mi?” sorusunun bir kez daha (tarihsel hafızası ile!) güncellendiği güzergâhta (neo-) faşizme, kapitalizmden ayrı bir anlam yüklemenin kavram kargaşasına yol açacağı asla unutulmamalı! Çünkü nihai kertede faşizm tekelci kapitalizmin has ürünüyken; anti-liberal, anti-komünist faşizmin anti-kapitalist olması, özel mülkiyete karşı olması söz konusu değildir. Ayrıca özel mülkiyete dayanan kapitalist toplumda, faşizmin, egemen sınıftan bağımsız ayrı bir sınıfsal güce evrilmesi olanaksızdır.

Faşizm, kriz dönemlerinin kapitalist diktatörlüğü, kural dışı iktidarıyken; kapitalizm ile faşizm arasında Çin Seddi yoktur; olmamıştır, ol(a)maz da! Bu konuda ayrım çizgisi yerine, içiçeliğe dikkat çekmek daha doğru olur…

Kaldı ki Samir Amin’in ifadesiyle “Çağdaş kapitalizmin krizi ile faşizmin siyasi sahneye dönüşünü birbirine bağlaması tesadüfi değil. Faşizm parlamenter seçim demokrasisinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis rejimi ile eşanlamlı değildir. Faşizm kapitalist toplumun yönetiminin belli durumlarda karşı karşıya kalabileceği zorluklara karşı belirlenmiş siyasi bir tepkidir.

Faşizm Batı’ya, Doğu’ya ve Güney’e geri döndü; ve bu dönüş, yaygınlaşmış, finansallaşmış ve globalleşmiş tekelci kapitalizmin sistemik krizinin yayılması ile doğal olarak bağlantılıdır.”[26]

Malum olduğu üzere burjuva düzenin olağanüstü devlet biçimleriyle, ekonomik ve siyasal gerilim dönemleri arasında derin bir bağlantı varken; (neo-) faşist devlet biçimine geçiş ihtiyacı sermayenin gündemine durup dururken girmez.

Nihayetinde faşizm burjuvazinin karşı-devrimci çözümüdür.

Evet olağanüstü yönetimler, burjuva düzenin farklı devlet biçimleri olsa da; özde aynı şeydir.

“Burjuva demokrasisi burjuva düzenin olağan devlet biçimidir,” diyenlere, atık bunun da tartışmalı olduğunu ve “demokrasinin” niteliği konusunda yanılsamalara kapılmamak gerektiğini, V. İ. Lenin’in, “Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidir, ama özleri hep aynıdır. Bütün bu devletler, son çözümlemede, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuva diktatörlüğüdür,” vurgusuyla hatırlatalım (neo-) faşizm(ler)den söz ederken…

 

14 Kasım 2022 14:48:18, İstanbul.

N O T L A R

[*] Görüş, Aralık 2022…

[1] Özdemir Asaf, Benden Sonra Mutluluk, Adam Yay., 1997, s.73.

[2] Temel Demirer-Joan Goytisolo-Günter Grass-Şeref Işıldak- Komutan Yardımcısı Marcos-Pierre Milza-Özgür Orhangazi-Sibel Özbudun-Gökçer Özgür-Mustafa Erdem Sakınç-Cahide Sarı-Peter Worsley, Gericililik Küreselleşirken! Faşizm! Yeniden mi?, Ütopya Yayınevi, 2000.

[3] Besim F. Dellaloğlu, Bir Tanpınar Fetişizmi, Ufuk Yay., 2013, s.89-90.

[4] Marcel Proust, Mahpus, çev: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yay., 2019.

[5] “Steinmeier’den Tarihi Özeleştiri”, Yeni Yaşam, 25 Ocak 2020, s.9.

[6] Helmut Ortner, Acımasızca Alman – Hitler Diktatörlüğünde Failler ve Kurbanlar, çev: Emrah Cilasun, Tekin Yay., 2020

[7] Murat Çakır, “Faşist Hizmetkârlar Yeniden İşbaşında!”, Yeni Yaşam, 9 Şubat 2020, s.6.

[8] Celâl Üster, “Hitler’in Lanetli Kitabı: ‘Kavgam’…”, Cumhuriyet Kitap, No: 1307, 5 Mart 2015, s.6.

[9] Sebastian Haffner, Hitler Üzerine Notlar, çev:Hulki Demirel, Birikim Yay., 2019, s.68-69.

[10] “Hitler’in iktidara gelmesinin ardından, istedikleri gibi yağmalayıp hükmedecekleri vaat edilen toprakların kapılarının artık açıldığını düşünüyordu SA yöneticileri ve bu bir türlü gerçekleşmiyordu. Mercedes araba, resmi bir iş, kabarık bir banka hesabı sahibi olma, küçük rütbeli her SA şefinin hayaliydi. Bir gün önce parti kartı alabilme becerisi gösterenlerin bir gün sonra saygın bir Nazi ve iş şahibi olmasından, eski tüfeklerin sokakta bırakılmasından şikâyetçiydiler. Kendilerine engel olan açgözlü hınzır domuzların yollarından temizlenmesi gerektiğini açıkça söylemeye başlamışlardı.” (Şükrü Ülker, Hitler, Demokrasiden Diktatörlüğe, SİA Yay., 2022, s.154.)

[11] Miyase İlknur, “Altan Öymen: Almanya’da Hitler”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2018, s.7.

[12] Stefan Zweig, Günlükler, çev: İlknur Özdemir, Can Yay., 1999.

[13] Selçuk Kozan, “Naziler Tarafından Sovyet Savaş Esirleri İçin Kurulan Kamplar: Stalag”, Evrensel, 4 Eylül 2019, s.12.

[14] “İşçileri, öğretmenleri, çiftçileri, yazarları, memurları ölüme salıyorlar; kadınları, erkekleri, çocukları boğazlıyorlar; koca aileleri katlediyor, köyleri yakıp yıkıyorlar. Kurşunlarla gelen ölüm bir veba salgını gibi ülkeyi sarıyor ve kurbanları arasında en ufak bir ayrım yapmıyor. Ama insanlar bu dehşetin ortasında bile yaşamayı sürdürüyorlar.” (Julius Fuçik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap, 2015, s.101.)

“Onlara karşı tek savunmam, cinayetlerine tanık olan son kişiyi bile öldürseler, en sonunda adaletten kaçamayacaklarına olan kesin inancımdı.” (Julius Fuçik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap, 2015, s.59.)

“Bir kadın bana bir çeşit ilaç veriyor ve en çok neremin acıdığını soruyor. Bütün acının kalbimde toplandığını söylüyorum. ‘Senin kalbin yok ki,’ diyor uzun boylu SS subayı. ‘Var hem de nasıl var,’ diyorum ve birden kalbim için direnecek gücüm olması beni gururlandırıyor!” (Julius Fuçik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap, 2015, s.26.)

[15] Klaus P. Fischer, Nazi Almanyası: Yeni Bir Tarih, çev: Yavuz Alogan, 2020.

[16] Zafer Yörük, “Almanya’ya ‘Tarihi’ Ziyaret ya da Arturo Ui”, Yeni Yaşam, 30 Eylül 2018, s.7.

[17] Klaus P. Fischer, Nazi Almanyası: Yeni Bir Tarih’te, çev: Yavuz Alogan, Alfa Yay., 2020.

[18] yage, s.271-272

[19] Mustafa Hazım Bayka, “On İki Yıl Süren ‘Bin Yıllık Reich’!”, Cumhuriyet Kitap, No:1625, 8 Nisan 2021, s.16.

[20] A. Kadir, Mutlu Olmak Varken: Bütün Şiirleri, Alfa Yay., 1968.

[21] Atilla Özsever, “Faşizmin Yeşerdiği Toprak”, Birgün, 22 Mayıs 2021, s.13.

[22] Miyase İlknur, “Altan Öymen: Avrupa İki Bölümdü”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2018, s.6.

[23] Önder Kulak, “Faşizmin Fikir Politikasını Yansıtan Kavram: Limpieza”, Birgün Pazar, Yıl:14, No:551, 1 Ekim 2017, s.12-13.

[24] Atilla Özsever, “İspanya İç Savaşı ve Faşizm”, Birgün, 24 Mayıs 2021, s.13.

[25] Ugo Palheta, “Kapitalizmin Krizi ve Neo-Faşizmin Yükselişi”, 6 Kasım 2022… https://textumdergi.net/kapitalizmin-krizi-ve-neofasizmin-yukselisi/

[26] Samir Amin, “Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü”, 9 Mayıs 2016… https://www.birgun.net/haber/kapitalizmde-fasizmin-donusu-111673

 

Almanya, İtalya, İspanya’nın Faşist Hafısası(ndan)[*]

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Gazete İlke ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!